EMİN USTA'NIN DİLİNDEN ŞEHZADE MUSTAFA (YAMAK AHMET)

 

Kardeşler ne yalan söyleyeyim, benim ayaklarım Zal Mahmut’a gitmez. Sebepsiz değil elbet! Niyesini anlatayım. Bilirsiniz ben Bursa’da büyüdüm. Şehzade Mustafa’nın kabri hemen üst sokağımızdaydı. Babam nerde bir zulüm görse Şehzade Mustafa’nın ruhu şad olsun diye dua ederdi. 

Babama dedesi anlatmış, Mustafa Bursa’ya defnedilirken halk ağlamaktan bitap düşmüş; öyle ağır gelmiş insanlara, çünkü ölümü haksız bir ölümmüş! Şehzade Mustafa ki düşmana baktığında kalbi durur, dosta güldüğünde çare olurmuş. Öyle mert bir yiğitmiş…

 Kardeşler zulüm ile abad olanın ahiri berbad olur derler. Şeytanın bin türlü oku vardır, hepsi de fitneye çıkar. Mahidevran hatun şu cihana bir yiğit doğurmuş, gelin görün ki yiğidin vadesi daha doğarken dolmuş! Şehzade Mustafa: Sultan Süleyman’ın en büyük oğluydu. Hünkâr olmaya en yakın ve en layık varis de oydu. Sultan’ın diğer bütün evlatları: Şehzade Mehmet, Cihangir, Beyazid, Selim hep Hürrem Hatun’dan olma idi. Kadere bakın ki Hürrem Hatun koca dünyaya sığdırmadı Şehzade Mustafa gibi yiğidi. Belki korktu, hünkâr olursa oğullarıma kıyar diye, belki de kalbinde korkudan hiç eser yoktu, en doğrusunu Allah bilir. Amma şu var ki Damadı Rüstem ile bir olup Mustafa’yı Sultan Süleyman’ın gözünden düşürmeyi bildiler!

Şehzade Mustafa yeniçerinin karşısına çıkınca asker canını verecek gibi olur, halkın arasına karıştığı vakit ahali etrafında pervane gibi dönermiş. Kardeşleriyle buluşunca o şehzade Cihangir, Mehmet eriyip gidermiş, öyle severlermiş birbirlerini! Sultan Yavuz Selim’i gören büyükler Şehzade Mustafa’nın ona ne kadar benzediğini hemen ilk bakışta söylermiş. 

 

Mustafa’nın başında kara bulutların dönmesi Şehzade Mehmet’in ölümüyle başlamış aslında. Mehmet gencecik yaşta eceliyle vefat edince Hürrem Hatun ile damadı Rüstem Paşa, Mustafa’nın taht yolunu kesmek için kanlı bir işe girişmişler. Güya Mustafa dermiş ki, babam ihtiyarladı, gazaya dahi çıkmaz oldu, taht gayrı bana yaraşır! Süleyman Han ilk vakitler bu dedikoduya kulak tıkamayı bilmiş. ‘Mustafa öyle iş yapmaz’ demiş.

 

Kardeşler, yiğidin bir hesabı olurmuş amma yiğit üzerine dokuz oyun kurulurmuş. Vakit geçmiş, oyunlar içinde sıra Şehzade Mustafa’nın mührünü çalmaya gelmiş. O mührü çalan eller, Mustafa’nın ağzından İran Şahına mektuplar düzmüş. Şahın cevaplarını da mektuplarla birlikte Hünkâra yetiştirmişler. Hünkârım bu Mustafa’nın niyeti niyet değil demişler, Daha ne kadar bekleyeceksin, haine cezasını vermeyecek misin demişler. Süleyman Han ne vakit oğluna baksa babasını görürmüş zaten ya, dedesi Beyazid Han gibi tahttan oğlunun eliyle indirilme fikri ağırına gitmiş. Emir buyurmuş: tez İran üstüne ordu hazırlansın, Mustafa da adamlarıyla Konya’da buyruğuma katılsın!

Şehzade Mustafa’yı çok ikaz etmişler, Hünkârın kanına girdiler, size iftira atıp aklını çeldiler, gelin gitmeyin Konya’ya. O şehzade Mustafa ki mert! Babası için canını verecek! Üzerine bembeyaz bir elbise giymiş, ‘Allah bu canı bana babam eliyle verdi, alacaksa varsın babam eliyle alsın!’

"Biz de baba buyruğuna karşı gelecek göz mü gördünüz?"

Mustafa’yı kimseler ikna edememiş. Adamlarını aldığı gibi Konya’ya varmış. Şehzade’nin geldiğini gören devlet erkânı ziyaretine koşmuş hemen. Rüstem Paşa hariç hiçbirinin olacaklardan haberi yokmuş. Şehzade Mustafa ecelin yanı başında bir gece konaklamış. O gece çadırına bir ok saplanmış. Okun ucunda ‘Baban sana kıyacak! Çadıra gitme’ diye yazarmış. Mustafa, o babamdır diyerek bunu da kulak ardı etmiş. Hünkârın elini öpme vakti gelince dem bu demdir diyerek çadıra yürümüş ancak çadırın önündeki adamlar Şehzade’den kılıcını istemişler. Hünkârın huzuruna kılıç ile çıkma hakkı yalnız şehzadelere mahsustur. Yiğitten kılıcını istemek canını istemeye denktir ya, Mustafa çıkarmış kınından o pak kılıcı, madem hünkârın emridir alın o halde demiş.

Mustafa çadıra girdiği vakit bakmış ki ne görsün: Karşısında yedi dilsiz, sağır cellât! Ellerinde yağlı ibrişim kemendi! Mustafa ceddinden almış bu huyu, önce hayır ile nasihat etmiş. Lakin adamların duyduğumu var? Yürümüşler Mustafa’nın üstüne! Lakin ölümü koynunda gezdiren adama cellât dayanmaz! Geleni indirmiş, geleni indirmiş… Yürümüş hünkârın bulunduğu çadıra, hala el öpme niyetindeymiş, tam aradaki perdeyi kaldıracakken Zal Mahmut Ağa’yı görmüş ardında! Şehzade Mustafa, bu Zal Mahmut Ağa’ya vaktiyle o kadar iyilik etmiş ki, elinde balta olduğunu görünce tutulup kalmış öylece, dönememiş bile! Mahmut Ağa baltayı kaldırdığı gibi vurmuş Mustafa’nın sırtına! Mustafa yere düşünce cellâtlar ayaklanmış yeniden, üç kemendi birden sarmışlar boynuna! Mustafa feryat etmiş, ‘Baba! Oğluna neyi reva gördüler?’

‘Baba oğluna neyi reva gördüler…’

Öyle yiğide bu reva görülmezdi ya fitnenin canı çıksın! Asker, Mustafa’nın hayatta olmadığını görsün de ondan umudunu kessin diye cansız bedenini çadırın önüne asmışlar! Bunu gören Hürrem Hatun’dan olma Şehzade Cihangir öyle bir figana kapılmış ki bir zaman sonra derdinden hasta düşüp can vermiş...

Derler ki Süleyman Han Mustafa’nın cenazesini bizzat kendi kıldırmak için imam oldu. Amma ağlamaktan namazı kıldıramadı. Hünkâr o kadar ağlamış ki Rüstem Paşa yanına sokulup hünkârım kendinizi helak ettiniz, yeter artık deyince, ‘konuş Rüstem konuş, ne devlet senin ne evlat senin’ buyurmuş.

 

 Mustafa babasına öyle aşk ile bağlıyken Mustafa’ya babasının eliyle kıymışlar! O Zal Mahmut Ağa da bu cinayetten ötürü paşalığa terfi alarak mükâfatına ermiş. İşte bundandır ki o caminin on yedi sütunu on beş kubbesi vardır amma ben altında kendime yer bulamam… Ötesini siz bilirsiniz…

 

Oysa güneş bir mızrak boyuna indiği gün kötülerin sığınacak gölgesi olmayacak..."

 

Teşekkürler Silvan Alpoğuz....

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !